isveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
isveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2007

İstanbul-Kristianstad Bitmeyen Yolculuk

Yılbaşı ve bayramı geçirmek için gittiğim İstanbul`dan Kristianstad`a dönüş yolculuğumun detaylarını içerir, okunması için değil gelecekte "vay anasını bea, ne yolculukmuş ama" diyebilmek için yazılmıştır.

04 Ocak 2007
19:00 Evden çıktım ve Sabiha Gökçen`e doğru servis aracı ile yola koyuldum
21:20 Antalya`ya doğru havalandık
22:10 Antalya iç hatlar terminalindeyim
23:55 İç hatlardan dış hatlara taksi ile geçiş

05 Ocak 2007
06:30 Hamburg`a doğru havalandık
10:10 Haburg`tayım, saatler 1 saat geriye -> 09:10
09:30 110 numaralı otobüs ile havaalanından Ohlsdorf S-/U-Bahn Istasyonuna geçiş(10dk)
09:50 S1 ile Hamburg ana tren istasyonuna geçiş
10:12 Uçarcasına Rostock ana istasyonuna bilet alış (26€)
10:20 Rostock Hbf`ye(ana istasyon) hareket(Dakika 19dan 20ye döndüğü an hareket etti)
12:52 Rostock Hbf`deyim, Seehafen Nord`a giden trenin peronunu arayış
13:34 Seehafen Nord`a(Rostock limanı) hareket
13:55 Seehafen Nord Tren Istasyonundan limana kadar yürüyüş(20dk)
15:30 Trelleborg`a doğru feribot ile hareket(15€)
21:00 Trelleborg`tayım. 10 dk yürüyüş ile Övre otobüs duraklarındayım
23:15 146 numaralı otobüsle Malmö`ye geçiş(45dk, sonraki tren ile birlikte 67SEK)
23:55 Malmö ana tren istasyonundayım. Ufak bir gece turu şehirde

06 Ocak 2007
00:53 Kristianstad`a doğru tren ile hareket
02:06 Kristianstad`tayım
02:34 2.5 km`lik yürüyüşün ardından sonunda yurttayım

Minibüs-Uçak-Taksi-Uçak-Otobüs-SBahn-Tren-Tren-Yürüyüş-
Feribot-Yürüyüş-Otobüs-Tren-Yürüyüş

14 Aralık 2006

Absolut Vodka

Açıkçası buraya gelmeden önce bulunduğum kasabaya 20km uzaklıktaki Åhus`te benim için her daim önemli bir yere sahip olan votkanın en önde gelen temsilcisi Absolut`un kaynağının olduğundan habersizdim.



Ekim ayında havalar hazır güzelken bir yerlere bisiklet ile gitmek için son şansım olduğunu düşünerekten ramazan ayı olmasına rağmen atladım bisikletime ve yola koyuldum. 20 km gidiş+20km dönüş+12km Åhus`te dolanmanın ardından akşamüstü eve geldiğimde susuzluğun etkisiyle bilgisayarımın bile başına oturamayacak kadar(o derece yani) yorulmuştum, hatta iftarı bile epey geç yapmıştım sanırım. Ama değmişti, oldukça güzel bir kasaba Åhus. Deniz kenarında, yeşillikler arasında, her tür derdi tasayı unutturacak yapıda bir yer. Çok çok büyük bir yer olmadığı için nehrin kenarına yaklaşınca direk Absolut`un fabrikası karşılıyor sizi. Tabi hemen ufak bir gezinti için içeri dalmak istemiştim ama şansıma gezi amaçlı kısmın o gün kapalı olduğunu öğrenip hüsranla dönmüştüm. Kısmet geçen çarşambayaymış(13.12.2006)




20 kişilik Erasmus kafilesi olaraktan sabahın erken saatlerinde Absolut Fabrikasına vardık. Küçük dağları ben yarattım edasındaki bir teyzenin rehberliğinde, görseller eşliğinde V&S firmasını ve Absolut hadisesini öğrenmiş olduk. Böylesine bir pazarlama görmedim hayatımda. Adamlar şişesinden buğdayına, suyundan damıtmasına kadar abartı bir özgüvenle anlatmışlar olayı. Sırf o serumvari şişelerini bile 5dk anlattı heralde, mükemmel berraklık hede hödö diyerekten. En sona da "Eğer aklınızda Absolut ile ilgili bir şey kalacaksa şu iki kelime kalsın: 'Tek Kaynak' " şeklinde sloganlarını eklemişler. Tek kaynaktan kasıtları da suyundan buğdayına, şişesinden esansına her şeyin aynı bölgeden geldiğiydi.

Daha sonra üretim olan kısıma geçtik, tabi geçmeden önce birkaç defa fotoğraf çekmenin yasak olduğu hatırlatıldıktan sonra. Çok da büyük olmayan bir alanda(Sadece 5 çalışan görebildim) işleyen üretim bantlarını gördük. Belki çok büyük bir üretim tesisi değil ancak yıl boyu sadece birkaç özel gün hariç 7 gün sabahın köründen akşamın 11` ine kadar çalıştığını, her gün onlarca kamyonun sevkiyat yaptığını öğrenince tek bir fabrikanın dünya çapındaki talebi nasıl karşıladığını öğrenmiş olduk. Bu arada Smirnoff ve Bacardi`den sonra 3. sıradalar.


Her yıl yeni bir ürün çıkarma geleneğinin pazardaki rekabetin sonucu olarak ortaya çıktığından bahsettiler ve 2007`nin başında ilk olarak Amerika`da piyasya çıkacak olan armutlu Absolut`u(sağ üstteki yeşil şişe) gösterdiler(Bu aşamada "tattırdılar" demeyi ister ve beklerdim açıkçası, ne pinti adamlarmış, ne anı olsun diyerekten ufak bir hediye, ne bir yudum votka, hiiiç, neymiş; İsveç kurallarına aykırıymış, hadi lennn).

Fotograflar...

NOT: Selcuk Erdem`in 2. sınıfta yazdığı söylenen bir kompozisyon var bu adreste Absolut ile alakası yok tabi ki, hoşuma gittiği için paylaşayım dedim.

Son Kåren Partisi

Dün gece 4 aydan bu yana neredeyse her çarşamba akşamı gittiğimiz Kåren`a (Universitenin diskosu) son kez tam kadro olaraktan gittik. Normalden çok da farklı olmayan bir geceydi, dans ettik, konuştuk, güldük ettik, eğlendik kısacası. Fotoğraflar komşum Christian uyandıktan sonra kamerasından alınıp buraya aktarılacaktır, merak etmeyin :P Saat 16:05 bu arada ve hala uyuyor kendisi. Sabah 5`e kadar "after-party" yapmışlar, epey de tozutmuşlar; Kirlenen tabakları yıkamak zor geldiği için camdan atma girişimleri, ekmek kızartma makinesinden sigara yakmalar, masaüstüne çıkıp göbek atmalar, sandalyeler rahatsız diye telefonun yanındaki koltugu aşırmalar... En baba "after-party"i 24 saatlik uykusuzluguma yenilerek kaçırdım, Almanlar`ın Partisinde çıkarırız artık acısını.

Bu arada dün son kez Almanlar`ın arabalarını da kullanmış oldum. Alman Takımı diskoya gitmeden önce poker oynayarak demlendikleri için ve de havanın yürümek veya bisiklet için uygun olmamasından dolayı onları götürecek birini arıyorlarmış. Tabi ilk akla gelen isim olmak güzel :D Götürür müsün dediler, dedim ayıpsınız, onlar da bunu duyunca başladılar tezahürata kıyak kafayla, çok matrak adamlar bu Almanlar yav, özleyeceğim hepsini. Önce Christian`ın Omega`sı ile bir tur gidip geldim, sonra da Sebastian`ın Mercedes A170i ile 2 tur yaptım. Adımız da gider ayak "taxi driver"a çıktı ya neyse artık.

Evet bu son partiydi çünkü Alman Takımı`nın büyük bir kısmı haftaya "Christmas" için evlerine dönüyorlar ve dersleri bittiği için geri dönmeyecekler. Çok güzel ve eğlenceli 4 ay geçirmiş oldum sayelerinde, keşke biraz daha fazla Almanca bilseydim tadından yenmezdi buralar valla. 16 civarında Alman arkadaşım oldu, hepsi de birbirinden iyi, bir tane bile tuhaf olanı yok aralarında, özleyeceğim hepsini, viele grüße an alle Deutschen

Sonradan gelen düzeltme, fotoğraflar...

5 Aralık 2006

Eine Entschuldigung für die Deutschen Mädchen

Auf September 17., war ich in einem anderen Land, weit weg von meiner Familie und von meinen Freunden zum ersten Mal in meinem Leben. Ich war gerechter Sitting vor meinem Laptop, als die Tür geklopft wurde. Und als ich die Tür öffnete, geschah ich bis eine der suprising Sachen in meinem Leben: 3 deutsche Mädchen - Christine, Anne und Nichole- sangen "alles Gute zum Geburtstag" vor meiner Tür, im Flur. Ich könnte nicht ein Wort sogar sagen. Sogar einige meiner genaueren Freunde vergaßen meinen Geburtstag zu feiern, sie feierten ihn, obwohl sie mich gerade für 2 Wochen gekannt hatten.

Dank der ganzer Sie immer wieder. Möglicherweise hatte ich vergessen, diese Geschichte rechtzeitig zu schreiben, aber Sie können sicher sein, daß ich mich erinnere was Sie getan haben so lang wie Ich lebe.

NOT: Traurig für die Störungen

26 Kasım 2006

Unholy Alliance

Death Metal ve Black Metal`in anavatanı olan Iskandinav ulkelerine özellikle de İsveç`e kadar gelip de konsere gitmemek olmazdı değil mi? Ben de o şekilde düşünüp Yunanlı arkadaş Oddie`nin teklifi doğrultusunda Malmö`deki Unholy Alliance II konserine gitmeye zor da olsa karar vermiş oldum.

Zor olmasının temelde iki nedeni vardı: Birincisi hadise 100km uzaklıktaki Malmö`deydi ve bitiş saati olan 12`de yurda dönecek bir araç bulma şansımız yoktu o bakımdan geceyi Malmö`de geçirmek gerekiyordu, Oddie uyku tulumu ile önceki yıl bu şekilde kaldığını sorun olmadığını söylese de buna aklım pek yatmamıştı(Göteborg`ta dışarıda geçirdiğim 3 saatin bunda bir etkisi olabilir belki:) ). Ikincisi ise bu tarz müziğin bünyemin kaldırabileceğinin biraz üstünde olmasıydı, tamam yeri gelince dinleriz ama sevdiğimiz şarkılar sayılıdır. Ilk sorun Oddie`nin araba kiraladım demesiyle hallolmuş oldu. Günlüğü 420SEK`ten çivili lastikli(nasıl uğultu yapıyordu bir bilseniz) yepyeni bir poloydu aracımız. Ikinci sorunu da her grubun canlı performansının daha iyi olacağını(yokmuş böyle bir şey) ve böyle bir fırsatın bir daha elime geçmeyeceğini düşünerekten (kısaca içimde kalmasın diye de diyebiliriz) halletmiş oldum.

Cuma akşamüstü 5 civarlarında yola çıkan aracımız yolların gayet düzgün olması ve çalan Slayer şarkılarının etkisi ile 1 saat 15 dk civarında bir sürede Malmö`ye vardı. Daha önce 6-7 kez geldiğini söyleyen Oddie`ye uyaraktan şehrin içinde konser alanını aramaya başladık, yarım saatlik bir aramanın ardından alandan oldukça uzakta olduğumuzu öğrendik ki otobüse binerekten alana gitmek zorunda kaldık.


Iceri girdiğimizde Lamb Of God sahnedeydi, kalabalık pek de coşmuş görünmüyordu, ilk grup olmalarına bağladım (alakası yokmuş, sakin bu herifler ya, konser boyunca aynı şekildeydiler). En çok hoşuma giden 2. gruptu kendisi.

Daha sonra Finlandiya`nın bağrından kopan Children of Bodom geldi sahneye. Işıklandırmaları çok iyiydi ve seyirciyle In Flames`in aksine Ingilizce konuşmaları işime gelmişti, gerçi In Flames ev sahibiydi olsun o kadar değil mi :). En çok hoşuma giden grup oldular.


Daha sonra In Flames sahneye çıktı ve pek de iyi sayılmazlardı, kayıttan dinlemeyi tercih ederim o derece yani. Gerçi In Flames`i kötulememin bir sebebi de yarım saat boyunca önümde zıplayan 2m`lik iki kutup ayısına ifrit olmam da sebep olmuş olabilir, bilemiyorum.

En son sahneye çıkan Slayer olayı tam anlamıyla kopardı, bünye iflas etti diyebilirim. Gerileye gerileye ışıkçının bile arkasına geçip teçhizatların siperinden faydalandım. Bu kadar iğrenç bir ışıkçı da görmemiştim; doğal olarak karanlık olan mekanı her davul darbesiyle spotlarla gündüze çevirerek bana beyin bir şeyletmesi geçirdi ki 2m uzağımda olup halen yaşıyor olması enteresan(ben de mi sakinleştim acaba :) ). Gerçi bu tamamen benim bakış açımı yansıtıyor, daha önce bu tarz grupların konserine hiç gitmemiştim o bakımdan yadırgamış da olabilirim.

Ilk girdiğimizde çok da kalabalık olmayan salon(ki salon abartı büyüktü ve kendi içinde sahnelere bölünmüştü, aynı anda 3 tane devasa konser verilebilir öyle bir şey yani) In Flames ve Slayer`da 5000 kişi civarına ulaşmıştır kanımca. Sürekli sapsarı saçlı insanlar görmekten bunalan bünyeme simsiyah saçlı, yoğun makyajlı (ah bir de masmavi gözlü olanları vardı ki akıllara zarar) kızları görmek iyi geldi. Kızlar deyince aklıma geldi, Slayer konserinde hemen arkasında bulunduğumuz ve çitlerle çevrili teçhizatların olduğu alana konser boyunca 5dk`de bir bir kız getirildi, Slayer ekibi ile yakından tanışmak için seçilen şanslı kızlardı heralde ;)

Konser çıkışı Türkiye`de gayet olağan olan ancak burda beklemeyeceğim bir manzara ile karşılaştım, işportacı abi :) İçerde 300SEK`e satılan tişörtlerin daha güzelini (katılan tüm grupların ve hadisenin adı vardı en azından) 100SEK`e satıyordu. Ancak ben ambele olmuşluğun etkisiyle aritmetik yeteneğimi kaybedip tişörtleri çok pahalı olarak nitelendirince güzelim tişörtlerden almayıp mal gibi dönmüş oldum.

Otobüs olmadığı için yarım saatlik bir Malmö yürüyüşü ardından arabamıza ulaştık. Tabi ki dönüş yolunda ben kullandım (kaçar mı bea). Ancak şansıma bastıran sis oldukça enteresan anlar yaşattı, 100km/s ile giderken(sınır 110) bir sis bulutunun içine girdiğimde bir anda görüş mesafem 4-5m`ye düşünce "noluyor la" edası ile yavaşlamak zorunda kaldım. Neyse ki yolu bilen Isveçli`ler beni solladı da ben de onların ışıklarını takip ederekten rahat bir yolculuk geçirmiş oldum. Sis bulutuna girdiğimde uzunları açmamı öneren kömüş arkadaşım Oddie`ye de burdan sevgilerimi iletiyorum :) (hiç mi siste araba kullanmadın)Polo`ların daha doğrusu Volkswagen`lerin gösterge paneli ışıklandırmasına hasta olduğumu bir kez daha hatırlamış oldum.

2`ye doğru yurda varışımızla macera dolu(aman ne macera) gecemiz de bitmiş oldu.

Diğer fotoğraflar için

7 Ekim 2006

Erasmus ile İsveç - Korelilerle Yemek


2 hafta önce doğum günümü kaçırdığını öğrenen Jane (gerçek ismi daha farklı ama söylemesi imkansız gibi bir şey olduğu için bize kolaylık olsun diye bu ismi uydurmuş) bunu telafi etmek ve hep beraber bir şeyler yapmak için Koreli arkadaşları ile birlikte Kore yemeği yemek için beni kendi yurtlarının mutfağına çağırdılar.

Söyledikleri saatten biraz önce giderek yemekleri nasıl yaptıklarını gözlemleyebilmek için ufak bir baskın yapmak istedim ama kızlar ve yön tarifleri konusundaki beceriksizliklerini unutaraktan mutfağı yaklaşık yarım satte bulunca her şey mundar oldu sanıyordum ki onların da henüz yemeğe girişmemiş olması işime geldi.

3 çeşit yemek vardı masada: Chili sosu eşliğinde soğanlı, biberli, domatesli kıyma; bizim omletin ton balik eklenmişlisi ve son olarak kuru ötesi pilav. Kızlardan en kısa ama en beceriklisi kıymalı nane ile uğraşırken sürekli benim "aman gözünü seveyim, domuz eti yok, eminsin değil mi?" sorularıma mazur kalırken Jane omlet ile diğer arkadaş da kuru pilav ile ilgilendi. Pilavı da Çinliler` in getirdiği pilav makinesinde(fritöz gibi bir şey, her haltı pişiriyormuş zaten) yaptılar ama defalardır tekrarladığım gibi kupkuruydu, bir de bunu çok tüketiyor bu insancıklar, demek bizim caaaanım, envai çeşit pilavlarımızdan yeseler soluklari kesilir heralde.

Sonunda hazırlama aşaması biterek en sevdiğim kısım geldi. Bir hışımla daldım tabi. Kıymalı dalga tahmin ettiğimden güzel olmuş, bir de marula sarip yemeyi akıl etmişlerki takdir ettim, daha bir hoş olmuştu. Bir ara baktım kızlar ufak bir salça sosu sürüyorlar, baktığımı görünce açıklama getirdiler tabi "Çok acı bir sostur bu", bir de dalga geçtiler "sana gelmez bu, eheheheh" gibilerinden, tabi ben durur muyum, getir dedim sen şunu benden yana, sizinki gibi çay kaşığıyla sürülmez bu dedim daldırdım kaşığı sürdüm afiyetle de yedim ki kızlar dumur yanımdaki yumuşakça isveçli iptal oldu. Bu sefer ben açıklama getirdim hadiseye "çiğ köftemiz vardır, hede hödö " diye. Bir dumur da çiğ köftenin yapılışını anlattığımda yaşandı o ayrı konu.

Omlet de gayet güzel olmuştu, hatta gaza gelip ton balikli bir şekilde ben de deneyeceğim bile dedim bir ara.

Yemeğin sonlarında dondurmalarımızı yerken (kavunlu bulmuşlar, dedim yuh en sevdiğime isabet ettirmişler) nerden çıktığını bilmediğim bir konu dile geldi: Tuvaletlerin küçük çeşmesi. Konuşulası şey değil ama oldukça ilginçti. Daha önce söylediğim üzere İsveçli yarım akıllılar bu basit şeyi akıl etmekten acizler, Korelilerde ise durum daha vahim. Bu küçük çeşmeyi adamlar lüks sayıyorlarmış, sadece çok pahalı ve gösterişli banyolarda bulunuyormuş. Zaten onlar için yeni bir şeymiş bu. Bizde gayet sıradan bir şey olduğunu, doğduğumdan beri bu çeşmesiz bir tuvalet görmediğimi söyleyince mavi ekran verdiler tabi. Bu arada lüks banyo ile kastım gerçekten lüks; tuvalet tam otomatik :D Tuşlarla yönetiliyormuş, suyun sıcaklığı ayarlanıyormuş ve hatta kurutma işlemi de hava üflenerek yapılıyormuş. Tabi bu sefer de ben mavi ekran verdim :) Daha sonra iş iyice geyiğe döndü ve Korede bu konuyla ilgili bir endüstri oluşturup milyon dolarlar kazanmam ile son buldu konu.

Sonuç olarak güzel bir gece geçirmiş oldum. Oldukça iyi insalar Koreliler, zaten bu Korelilerle hep iyi ilişkiler içindeyiz onların da dediği gibi karşılıklı bir yakınlık var. Yemek için hepsine teşkkür ederim.

Son olarak Koreliler ve Jane ile ilgili bir bilgi daha vermek isterim. Bilindiği üzere bu adamlar bilgisayar oyunları konusunda aşmış bir toplum, özellikle Starcraft konusunda eli öpülesi insanlar, o derece yani. Zaten adamların atasporu gibi bir şey Starcraft. Hem bizdeki gibi büyük bir erkek hegamonyasında değil hadise, büyük oranlarda kızlar da en az erkekler kadar sıkı oyuncular. E hazır ben de bulmuşum Koreden bir kız daldım konuya kafadan. Epey bir muhabbet ettik SC hakkında, terran oynamayı sevdiğini insalara karşı başarısız olduğunu ancak bilgisayarı yenebildiğini söyledi. Kısacası benim şansıma usta bir oyuncu gelmedi ama bu muhabbeti canım ülkemde bir tek kız bile yapamamış olmam ve yapamayacak olmam da olayın ayrı bir boyutuydu. Karşılıklı oynama sözü vererekten hadiseyi noktaladık

23 Eylül 2006

Erasmus ile İsveç - Dikkat Çeken Şeyler

Bu aralar dikkatimi çeken şeyler:
  • Marketlerde tek kişilik standlarda ürün tanıtımları olur ya, burada insanlar bu tanıtımlara çok hevesli yaklaşıyor, hatta eleman daha hazırlarken sıra oluşuyor önünde. Cidden ürünü almalarını etkiliyor mu bilmiyorum ama ilginç geldi. (Ha bir de aklıma "büyümix" geldi ya neyse .) )
  • Açık kaynaktan bir haberler. Tabi bu söylediğim daha çok iranlılar için geçerli. Firefox bile kurulu değil makinelerinde. Yoksa veri tabanı hocası access yerine mysql daha iyi olur deyip gözüme girdi. Bölümde doğru dürüst isveçli yok ki şöyle pardus yayılmacılığı yapalım.
  • Arabalarda en ufak bir çizik dahi yok, yollarda neredeyse hiçbir lastik izi yok. Çok sakin çok güvenli araba kullanıyorlar. Bazı 4 yönlü kavşaklarda trafik ışığı olmamasına rağmen en ufak bir tıkanma ya da kaza belirtisi oluşmuyor, helal valla.
  • Kredi kartlarında şifre devrine bizden önce geçtikleri için bizdeki gibi kasiyer kartı alıp makineden geçirip şifreyi gireceğimiz dalgayı bize uzatmıyor; her kasada şifreniz gözükmeyecek şekilde ve size göre ayarlanmış makineler (pos) bulunuyor, paşalar gibi kartınızı geçirip şifrenizi giriyor aynen devam ediyorsunuz.
  • Vakti zamanında IBM R40 aldığım için çok mutluyum. Okul sayesinde de olsa herkesin dizüstü makinesi var ve dikkat ettim de en ufak şarz aleti ibm`ninki. Hele HP`lerin şarz aleti benim dizüstünün 3te 1i kadar.
  • Derslere hocalar da öğrenciler de tam zamanında giriyor ve anında sessizlik sağlanıp ders başlıyor, gayet güzel bir şey bence çünkü bu sayede her şey planlandığı gibi ilerliyor.
  • İsveçliler`in akşam yemeği tek çeşitten oluşuyormuş. Bizde çorba eksik olmaz, imkanımız olduğu sürece de 3 çeşitten aşağı yemek olmaz dediğimde isveçli eleman mavi ekran verdi
Hep ilginç ya da güzel gelen şeylerden bahsedecek değilim ya, biraz da beni sinir eden şeylerden bahsedeyim:
  • Java bilenler için C# isimli bir ders varmış. "mış" diyorum çünkü varlığından derslerin ancak 3. haftasında haberdar oldum, o da şans eseri. Dersleri seçerken tabi ki en önemli kriterlerden biri de İngilizce verilmesiydi. Akıllı okul bu derse isveççe yazdığı için doğal olarak ingilizce verilenler listesinde yoktu, tabi benim de haberim bile olmadı. Dersi alanların çoğu İranlı olunca ders de İngilizce verilir olmuş. C# öğrenmek belki çok elzem değil şimdilik ama visual basic ile ASP.NET öğrenmeye kasmaktansa çok daha faydalı bir seçim olacağı kesin, en azından benim gibi birisi için.
  • Cep telefonu kullanmayı bilmiyorlar, tabi bu söylediğim İranlılar için geçerli. Dersin ortasında telefonun çalar, hadi diyelim bu normal, unuttun, peki ama aynı derste 4 kişinin birden çalar mı? 1 tanesi çalınca insan kendininkini kontrol eder değil mi? Hele bir de kapatmak yerine açıp konuşa konuşa çıkanlara hiç girmeyeyim.
  • Bizdeki şekliyle "java" diyememelerine sinir oluyorum, çok saçma ama batıyor bana resmen. Hadi isveçlilerin "yava" demeleri neyse de iranlı arkadaşların "jooovaaa" demelerine dayanamıyorum. Bir de uzatarak "aydiii(id)" ve "oaypi(ip)" hadiseleri var. Tabi bu söylediklerim "ukala" kelimesini dilinizin ucuna getirmesin sakın, sadece elimde olmayan bir şey bu, ufacık şeyler kafama takılıyor (başak mıyım neyim), yoksa harika insanlar burdaki İranlılar; Türk olduğumu öğrenenler bana "Merhaba, nasılsın, selam" şeklinde yaklaşıyorlar, ayrıca konuşkan ve iyi niyetliler, yardımcı olmaya ve muhabbet etmeye çalışıyorlar.
  • Sınıftaki 5-6 isveçliden 2 tanesi aralarda (belki de derslerde de) WOW oynuyorlar ki içim gidiyor, ufak ufak kıskançlık damarlarım genişliyor .)
  • Akşam saatlerinde kasa önünde sallana sallana para ödeyen ve kasiyerle muhabbet eden tipler beni deli ediyor.
  • Bisikletimin ön dişlisinin olması gerekenden küçük arka dişlisinin ise gerekenden büyük olması dolayısıyla ne kadar hızlı çevirsem de hızlı gidemem ve her sabah trene yetişmek için aynı komik duruma düşmem, benden kısa kızların bile benimkinden daha büyük bisikletlere sahip olması oldukça sinir bozucu oluyor. "Niye daha büyüğünü almadın o zaman " şeklinde gelecek sorular için cevabı direk yazayım:" Bütün kasabada bulabildiğim tek 2. el bisiklet buydu.
  • Kapalı bir havuz var. Hem normal hem de atlayabilenler için tramplenli ve derinliği arttırılmış havuz var. Ayrıca sauna da var. Ama havuza girişte ayak ve terlikleri temizleyebilecek ilaçlı su dolu havuzcuklardan yok, olmadığı yetmezmiş gibi iğrenç insanlar çıplak ayak tuvalete gidip geliyor. Zaten havuz kavramından hiç hazetmeyen, anadoludan kopup gelmiş(İzmir de Anadolu`da huleynn) deniz aşığı bünyem bu olay üstüne derin bir yara alarak sağlıklı yaşam için güzel bir etkinlik olan yüzmekten sanırım uzak duracak.
NOT 1) Mavi Ekran, nam-ı diğer Blue Screen of Death(BSoD) ile ilgili bağlantı ararken wikipediada koca bir sayfanın ayrıldığını görmek beni şaşırttı :) Ayrıca BSoD`in bir de kardeşi varmış: Red Screen of Death. Hepimizin dört gözle beklediği(!) ailemizin işletim sistemi Vista`da ara sıra çıkıyormuş.

NOT 2) En güzel mavi ekranı size göstermeden bu girdiyi kapatamadım :)

NOT 3) Antalya`da uçağa bindiğimden beri yani tam 33 gündür cep telefonum kapalı ve bu benim oldukça hoşuma gidiyor, bana sanki sağlıklı yaşıyormuşum hissi veriyor, herkese tavsiye ederim (en azindan uyurken kapatın[gerçi bunun için söz verip tutmayanlar da var ama umarım onlar da bana kulak verir]). Bir gün gelip de "keşke seni dinleseymişim" dediğinizi duyacağıma "al işte seni dinledik de ne oldu, hiçbir zararı yokmuş" diye serzenişlerde bulunmanızı tercih ederim.

17 Eylül 2006

Bu gün O gün mü?

Önemli sayılacak bir gündü bu gün benim için, hatırlayan dostlarıma çok çok teşekkür ediyorum. Oldukça da enteresandı aynı zamanda, hem de 2 açıdan:

1.si hayatımın en ilginç ve en güzel hediyelerinden birini aldım. Hediyenin sahipleri (ya da sahibeleri .) ) izin verirse buradan paylaşabilirim hediyeyi. Çok yaratıcı arkadaşlarım varmış da haberim yokmuş meğer, hem de bunu ilk kez de yapmıyorlar. Size çok ama çok teşekkür ederim İnci ve Zeynep, altından kalkamayacağım güzellikte bir şey yapmış oldunuz.

2.si de birkaç hafta öncesine kadar hiç tanımadığım ama sanki 40 yıllık arkadaşlarımmış gibi davranan, beni İsveç`te tek başına bu günü geçirmekten kurtaran yurt arkadaşlarımın mutfağımızda yaptığı küçük ama harika partiydi. Hepsine canı gönülden teşekkür ederim.

15 Eylül 2006

Erasmus ile İsveç - Helsinborg-Helsingör, Forsakar Şelalesi

Öyleydi böyleydi derken 3 gün sonra 1 ay olacak İstanbul`dan yola çıkalı. Peki alışabildim mi İsveç semalarına? O konu hala meçhul.

Gelelim en son yazdığımdan bu yana yaptıklarıma. 2 hafta önce, geldiğimiz gün bize verilen Kristianstad tanıtım rehberimsi dalganın dediğine uyup düştüm tek kişi yollara, neymiş efendim Skane`nin en büyük 2. şelalesiymiş, e yedik biz de. 27km`lik yolun ardından Degeberga diye bir köye ulaştım. Her tarafta olduğu gibi yeşilliği eksik olmayan ve de çok şirin müstakil evleri olan küçük bir yerdi. Yön tarifi tamamen içgüdüsel olan 1km`lik bir yolun ardından vardım şelalerine. Daldım ağaçların arasından, başladım yürümeye derenin kenarından; yürü baba yürü bir türlü görünmüyor şelale. Ara ara tabelalar denk geliyor ama sağ olsunlar İsveççe yazmışlar. Sonunda vardım ve hayallerim yıkıldı, çektiğim fotoğraftan da anlaşıldığı üzere ufak ötesi bir şelale için onca yol tepmiş, cumartesi günümü mundar etmiştim.

Geçen hafta ise durumum çok daha iyiydi. Çarşamba günleri olan partilere katılarak insanlarla tanışmanın verdiği avantajı kullanmış oldum; yurtta Anne isimli Alman bir hatun cumartesi 8 kişi 2 araba ile Helsinborg+Helsingör`e gideceklerini, onlara katılıp katılmayacağımı sordum. Kaçar mı, direk atladım tabi :)

Almanlar sağ olsunlar paso arabayla gelmişler. Sabah 9 itibarıyla yurdun önüne indim, birazdan ekibin kalanları da geldi, bir baktım eleman elindeki anahtarlıkla cıkcık diye yanımdaki bordo renkli, 2.0 motorlu, 1 önceki kasa Opel Omegayı cıklattı. Bir kurulmuşum ki yayla gibi arka koltuklara sormayın, 1.5 saat nasıl geçti yolda hiç anlamadım.

İlk durak tabi ki "Sound" olarak anılan bölgenin İsveç`te kalan kısmı yani Helsinborg`tu. Ama hiç bekleme yapmadan direk feribota atlayıp Helsingör`e yani Danimarka`ya geçtik. Çok şirin bir kasabaydı, bizim Kıbrıs Şehitleri`ni andıran caddelerdeki evler küçükken arabalarımı sürerken oluşturduğum kasabalardaki rengarenk evlere benziyorlardı. Bir süre gezinip asıl görülecek yere, Kronborg Kalesine gittik. Kale aynı AOE`deki kaleler gibiydi, duvarları, yanyana dizili topları ve çevresini saran su birikintisiyle birlikte bir anda ortaçağdaymışım gibi hissettirdi bana, yeniçerilerimle dalasım geldi etrafa(hey gidi age of günleri hey). Ekibin isteği üzerine (gerekçe çok pahalı olması) içerisini gezmeden ayrıldık.

Tekrar feribota binip 2. durağımıza, asıl geldiğimiz yere Helsinborga dönüşe geçtik. Feribotta çok enteresan bir anons vardı, turistler anlasın diyerekten heralde özellikle ingilizceydi; 20 dk`lik yolun ilk yarısı geçildikten yani Danimarka sularından çıkıp İsveç sularına girince içki içmenin kesinlikle yasak olduğuna dair bir anons. Çok tuhaf geldi bana, denizin ortasında bir anda içtiğin içki yüzünden yüksek bir ceza ödemek zorunda kalabiliyorsun ki yol sadece 20 dk. Gerçi İsveçlilerin içkiye bakış açılarından, ortalık yerde içki içmenin yasak olduğundan, ancak restoran veya barlarda içki içilebileceğinden bahsetmiştim sanırım. Neymiş, bu bir gelenekmiş onlar için; işlerini ayık kafa yapmak istiyorlarmış. Siz bir de partide içince ne hale geldiklerini görün, hepsi kuzudan kurta dönüşüyor bir anda. Gerçi sonuç olarak yaptıkları güzel bir şey, gündüz ayık kal gece dağıt, çevrene ülkene zarar verme, iş gücünden kaybetme. Ama içmeyi bilmiyorlar o ayrı :)

Helsinborg cidden harika bir şehirdi, çok güzel bir marinası ve her yere hakim harika bir kalesi vardı. Güneşin de yardımı sayesinde enfes manzaralar eşliğinde gezdik Helsinborg`u. Gerçi gezdik dediğime bakmayın, öyle cadde cadde her yerini karış karış gezmedik, marinadan çıkıp kaleye gittik sadece desem yeridir. Umarım tekrar gitme şansım olur, otobus ve trenlere ortak bakan firmanin, Skanetraffikken`in verdiği katalogta bir sürü yer vardı gezilecek, başka sefere inş.


Bu da Helsinborg`ta demirlemiş, varlığından bile haberim olmayan, "görünmez" bir gemi vardı. Şekline bakınca radar sinyallerini yansıtmayıp yutan bir yapıda olduğu gayet rahat gözleniyor. Millete içini gezdiriyorlardı, tam biz de gezelim dedik asker aga "gezi saati bitti kurban" dedi.



Fotoğraflar flickr hesabımı dolduracağı için (tabi biraz da picasayı denemek için) bir kısmını picasa`ya yükledim, ilgilenenlere duyurulur.

6 Eylül 2006

Erasmus ile İsveç - İlginç Gelenler

Etrafa dair :
  • Nerede olursa olsun, bir görevliyle ya da bir satıcı ile konuşmaya başladığınızda sizi istisnasız bir şekilde "hej!" şeklinde selamlıyorlar. Kasiyerinden, bilet görevlisine kadar hepsi.
  • Fiyat etiketlerinin neredeyse tamamında ürünün kilosunun fiyatı da mutlaka belirtiliyor. Ya da yumurta gibi bir şeyse tüm kutunun yanında tane fiyatı da veriliyor.
  • Fiyatlar ile ilgili diğer bir ilginç özellikse miktar olarak çok almak ürün fiyatına yansımıyor. Diyelim yarım kg ketçap 5 SEK(isveç kronu) ise 1 kg`lik olanın fiyatı da 10SEK oluyor, çoğu üründe gördüm bu olayı. Ama sanırım bizdeki daha güzel, insanı az da olsa düşünmeye hesap yapmaya yönlendiriyor :)
  • Çoğu insan oldukça ince giyiniyor, kasabada en sıkı giyinenin ben olduğumu söyleyebilirim sanırım, tamam biliyorum alışık bunlar ama bu kadar da mı alışık. Hele genç kızların neredeyse tamamı topuksuz, önü dışında her tarafı açık incecik terlikimsi şeyler giyiyorlar ki, üstümde montum ceplerim elinde onları görünce daha bir üşümüş hissediyorum kendimi sanki.Topuklu ayakkabı giyinen yok gibi nerdeyse, çok da uzun değiller ama sağlıklı yaşamanın önemini bilmelerindendir diyorum heralde. Çoğu da kapri (kaval kemigini açıkta birakan kısa pantolona denmiyorsa uyarın) giyiyor. Ne diyeyim, alla ıslah etsin.
  • 16. günüm, tek bir korna sesi bile duymadım, harika bir şey.
  • Araçların çoğu yeni ve dolayısıyla bakımlı, eski olanlarda çok iyi durumda. Hiçbirinde ufak bile olsa çizik ya da kaportada eziklik görmedim. İtalya`ya giderseniz bu dediğimi hatırlayın, beni anlayacaksınız (her aracın mutlaka bir yerinde çarpma izi vardı)
  • Dinledikleri müzik tam bir felaket, iğrenç pop şarkılarımızı bile değişmem bunlara. Kuzeyden çıkan o death metal grupları nerde acep?
  • Ulaşım inanılmaz pahalı. Tren ile 20 dk`de gittiğim 2 duraklık yer için aylık 580SEK karşılığı 116TL`ye aylık kart aldım, yuh dedim aylık akbilimiz aklıma geldikçe. Ve de sistem ahmaklık ötesinde, şöyle anlatayım: Aylık gitmek istediginiz bölge sayısına göre alınıyor, ben 4 bölge için olandan almak zorunda kaldım. Buraya kadar her şey güzel ama sonradan öğrendim ki sadece tek bir yöne doğru 4 bölge içindeki tren ve otobüslere binebiliyorum. İstanbul`a uyarlarsak şöyle oluyor: Taksim`den 4 durak öteye gitme hakkınız var ama bunun yönünü en başta seçiyorsunuz, eğer Beşiktaş`a doğru 4 durak gitmeyi seçtiyseniz aynı uzaklıkta bile olsa Mecidiyeköy istikametine gidemiyorsunuz, ya da Eminönü tarafına, sadece Btaş. Ayrıca 27km ve 4 durakık bir yol için gidiş dönüş 12YTL bayılmanız gerekiyor ki Taksim-Sarıyer otobüsü geliyor aklıma nedense .)
  • Okul dizüstü makinesi olmayana 3 yıla kadar dizüstü makine veriyormuş, yuh, ha bir de sonra istersen sana satıyormuş komik bir rakama. Ben de diyordum niye bu iranlıların hepsinde koca koca hpler var. Bu arada ilk gün sınıfa girdiğimde tek bir sarışın göremeyince oldukça yadırgamıştım ama sonradan hepsinin iranlı olduğunu öğrendim, geçen yılki elemanın dediğine göre o azıcık insanın arasında 50 tane iranlı varmış.
  • Tuvaletlerin küçük çeşmesi yok, bu kadar da kafasız adamlar.
  • Dersler için 4 gün sonunda edindiğim izlenim: Fazla yavaş ve basitten alıyorlar. Ayrıca sadece final varmış, onun da 2 telafisi varmış.
  • İsveççe kulağa hiç güzel gelmiyor. Almanca`ya çok benziyor, benim bile bildiğim ortak kelimeleri var ama kesinlikle Almanca gibi değil, çok çirkin, en azından duymak benim hiç hoşuma gitmedi. Ama neredeyse herkesin ingilizce konuşabilmesi ve okullarda fransızca ve almanca eğitimin olması gayet iyi sanırım.
  • Sokaklarda teki bir tane bile başıboş hayvan görmedim.
  • Suyu gazlı içtikleri için musluk suyuna talim etmek zorunda kaldım, neyse ki içiliyor.

31 Ağustos 2006

Erasmus ile İsveç - Dersler

Perşembe günü ilk defa derse girdim. Önce database techniques, daha sonra da computer security isimli derslerdi. Computer sec. dersi tam da aradığım ders aslında. Bir tane de asp.net diye "distance"(uzaktan) tabir edilen internetten görülen bir dersim var. İnternetten bağlanıp hocanın anlattığını falan sanmayın sakın benim gibi, sadece materyaller konmuş nete, alıp okuyup ödevleri projeleri yapıyorsun. Bunlar ilk dönemin ilk kısmındaki derslerim. Burada çok hoşuma giden bir sistem uyguluyor adamlar, dönemi 2ye bölüyorlar; ilk kısım 28 Ağustosta başlıyor, 2. kısım ise 6 kasım civarı başlıyor. Bu sayede öğrencinin aynı anda çok derse dağılmasını önleyerek, aldığı az sayıdaki derse yoğunlaşmalarını sağlıyorlar, bence gayet akıllıca.

Hocalar gayet iyi insanlar, çok da düzgün ingilizce konuşuyorlar, gayet anlaşılır bir şekilde. Sınıflar ise oldukça modern: Kablosuz internet, elektrikli perdeler, projektörler, merkezi ısıtma, yepyeni masalar sandalyeler, aydınlık bir ortam vs vs. Ama çok büyük(en azından benim açımdan) bir sorunu var: Hasslehölm diye bir kasabada ve sadece 2 binadan oluşan bir yapı şeklinde. Bu kasabaya tren ile 20 dkda gidiliyor. Gidiş ücreti 30SEK, indirim kartı olursa 24e iniyor, ben 580SEK`e aylık kartlardan aldım. Sorun tabi ki kaldıgım yere uzak olması değil, sorun ana kampüsten yani bir sürü insandan, hareketlilikten canlılıktan kısacası kampüs hayatından uzak. Zaten bil muhlar enteresan insan olurlar, çok renkli insanlar değildirler coğunlukla, zorlamadıkça kendinlerini ortaya çıkarmaz bir şeylere katılmazlar(kendim de onlardan biri olduğum için gayet içtenlikle eleştirebiliyorum aman yanlış anlaşılmasın). Türkiye`deyken bunlar tabi ki benim için sorun olmuyordu ancak arkadaşlarından uzak ve tek başına olduğun bir yerde, bir de benim gibi geç kaynaşan biriysen böyle bir yerde 5 ay geçirmek büyük bir sorun haline geliyor.

Tenha yerlerden uzun bir süredir -en azından ktuye gittiğimden beri- hoşlanmayan biri olaraktan böyle bir soyutlanmışlığa (yuh lafa bak, yok artık daha neler :)) ne kadar dayanabilirim bilmiyorum. Deli deli insan içine karışan, yüzlerce arkadaşı olan, her gördüğüyle muhabbet kuran bir insan elbetteki değilim ama kalabalıkta yaşamak, en azından çevremde insanlar olduğunu bilmek sanırım benim için oldukça önemli bir olgu. Kimse kusura bakmasın ama ekime kadar süren var İsveç, bu konuda ya bir şeyler yaparsın ya da ağlaya ağlaya arkamdan bakarsın(abart abart iyice abart, ne ağlayacak isveç senin için, neyine ağlasın).

NOT: Aralardaki esprili tutuma rağmen gayet ciddiyim (bu kitaba kötü dediler, çok da merak ediyordum) aslında. Tabi ki büyük konuşmamak lazım ama sözlerimin de arkasındayım, her zamanki gibi.

29 Ağustos 2006

Erasmus ile İsveç - İlk Parti

Geçen hafta buraya geldiğimden bu yana anlatılacak çok şey var ancak hazır hadise daha tazeyken hemen anlatayım dedim, önceki kısımları daha sonra zaman zaman aktaracağım.

Aslında bu tam anlamıyla ilk parti değil, geçen cuma akşamı diğer öğrenci yurdunun bodrum katında bir "hoşgeldin" partisi verilmişti ancak aksiyondan uzak gayet sakin bir tanışma kaynaşma partisiydi, gerçi onda bile içip şapşallaşanlar olmadı değil. Sonuç olarak ciddi anlamdaki ilk parti dün gecekiydi.

Ciddi anlamda dedim çünkü hadise kampüsteki öğrenci birliğine ait bar-disko karışımı bir yerde yapıldı. Bu arada harç parası gibi bir hadise yok burda ama onun yerine öğrenci birliğine katılmak mecburi, bunu da 300SEK karşılığı yaklaşık 60TL ile yapıyoruz.

Saat 8 civarında yine diğer yurdun mutfağında bir "ön parti" ile başladı gece. Ben 9`a doğru vardım, hafiften bir içeri göz attım ama dumanaltı ortamın ve tanıdık birilerini görememenin etkisi ile içeri dalmaktan vazgeçtim. Sonra tanıdığım insanlar falan geldi, sonuç olarak saat 10a doğru parti mekanına -kampüse- doğru yola çıkış topluca başladı. Coğu bisikletlerine atladı, bir kısmı ise arabalarına. Benimse halen bisiklet bulamadığım için büyük bir problemim vardı, 2.5km lik yolu tek başıma yürümek zorunda kalacak gibi görünüyordum, derkennn alman arkadaşlar sağ olsunlar arabaları ile bırakmayı teklif ettiler. Almanlar sağ olsunlar daha önce de beni 2 kez bırakmışlardı, bir tanesi bir A170 ile diğeri de bir passat ile. Ancak bu sefer ufacıcık, sarı bir mini`ye doluşmak zorundaydık. Uzun elemanı öne oturttuk, biz de 3 kişi arkaya tıkıştık. Yanımdaki çiftin ikisi de en az ben kadar uzunlardı, manzarayı düşünün artık :) . Neyse ki yol 5dk sürdü sadece.

Kapıda 15-20 kişilik bir sıra var, ancak erken geldiğimiz için bisiklet ile gelen erasmus tayfasının diğer üyelerini bekliyoruz. Yanımda 3 Alman bir de Çek var. Almanlar`ın ikisi kız, birisi aracın sahibi zaten. Bizi getiren Alman kızın elindeki plastik su şişesinin (tabi ki su yok içinde .) ) de etkisiyle bir içki muhabbeti açılıyor. Elemanlar kendi aralarında biraz takıldıktan sonra bana sarıyorlar, "sen içmiyor musun?" diyerekten ve direk şişeyi bana uzatıyorlar. Zaten bu adamlar hep böyle, hem kendileri içiyor hem etraflarındakiler içsin istiyorlar. Geçiştirdik artık bir şekilde. Daha sonra "Timur" isimli bir yahudi alman geldi, Türk olduğumu öğrenince kendi isminin "demir"den geldiğini söyledi ve benden teyit bekledi ancak kendi adıma konuşmak gerekirse böyle bir şeyden haberdar değildim ki bu gün yaptığım araştırma sonucu Türkler bu konuda pek haberdar değil ama yabancı siteler destekler vaziyette. Timur Devletinin hükümdarı olduğundan bahsettik biraz, kafa birine benziyordu. Yahudi olmasından dolayı 1900lerin başında büyük büyük dedesinin Ukrayna`ya göç ettiğinden bahsetti.

Daha sonra yanımıza bir Alman daha geldi ve Alman arkadaşlarıyla Almanca konuşmaya çalıştı ama konuştuğu kişi inatla ingilizce cevap verdi elemana, tatli bir tartismaya tutuştular. Bu arada oldukça çok Alman var erasmus ile gelen ve özellikle benim kaldığım yurtta toplanmışlar sanki. Çoğu zaman kendi yararlarına olması açısından ingilizce konuşuyorlar ancak bazı zamanlar mutfağa doğru yaklaştığımda almanca kelimlerin havada uçuştuğuna denk geliyorum.

Sonunda herkes geliyor ve sıraya geçiyoruz. Bu ilk parti ücretsiz olduğu için sadece kimlik kartlarımıza bakıyorlar. Önümdeki herkes ne gösterirse göstersin çat diye geçiren güvenlik görevlisi benim ehliyeti yarım dakika inceliyor, yaşımdan emin olmak istedi heralde. Mont gibi şeylerle içeriye girmek yasak, hepsi vestiyere teslim ediliyor. Ve artık bizim için de parti başlamış oluyor.

Şansıma girer girmez canlı müzik denk geliyor. 4 kişilik ve üniversiteden olduklarını düşündüğüm gençler kendilerini kaptırmış biraz yerel biraz popüler şarkılardan çalaraktan ortamı çoşturuyorlar. Sahnenin tam karşısında bir bar, arada da dans pistinden oluşan bir mimarisi var. Barın yanından arka tarafa, daha ufak bir salona ve diğer bara ulaşılıyor. Ayrıca sigara içenler de bu taraftaki bahçemsi yere yöneliyor.

Grubun sahneden inmesi üzerine disko denen yerlerden tiksinmemi sağlayan unsur -dj- çıkageliyor. Hiç sevmediğim kavramlar dj ve remix denen şey. Müzik dediğin canlı icra edildiğinde zevk veriyor bana. Eleman başlıyor İsveç esintili şarkılar eşliğinde gecemin içine etmeye. Gerçi ortama uymayan benim ama olsun, bu blog benim, her şeyi kendi açımdan yazarım :) .Kısacası grup eşliğinde ne idüğü belirsiz bir bira ile tempo tutan ben hafiften bir köşeye doğru çekiliyorum. Ara ara daha önce tanıştığımız erasmusdaşlar geliyor, yanlarındakilerle tanışıyoruz, gürültü patırtı, biralar... Öyle geçiyor işte gece. Bu arada bu yabancılara "volkan" dedirtmek ne zor işmiş yav, hayır içinde ne "ı" var ne "ğ", yine de çıkaramıyorlar. Hoş, ben de uzun bir süre Charlotte`ın Fransızca versiyonunu çıkaramadım. En güzeli Çinliler. 2 tane tanıştım:Birinin adı "Su" diğeri "Tin Tin". Harika ya :)

Bahsetmeden geçemeyeceğim bir diğer olay ise "dans" mevzusu. Bir film vardı "Along Came Polly" diye, Jennifer Anniston ve Ben Stiller oynamıştı. İmdb`den 5.8 alsa da benim hoşuma giden bir komediydi, özellikle 2 ye 2 basket maçı yaptıkları 2 sahne var ki Atakan ile kopmuştuk ki yine izlesem yine koparım. Tabi ben şimdi buralara neden geldim; hemen bağlıyorum: İzleyenler bilir, bir sahnede Jennifer Anniston bir dans kulübünde ispanyol bir eleman ile sarmaş dolaş, oldukça yakın temas içeren bir dans icra ediyordu. Bunu izleyen Ben Stiller`ın bu dansla ilgili hoşuma giden bir lafı vardı: "Dirty dance". Evet dün geceki hadise de aynen bu şekildeydi, "dirty dance". Tabi hemen herkesi yakmayayım burdan ama gördüğüm birkaç örnek durum genele yaymak için yeter bir şekildeydi. Oldukça detaylı yazıyorum son 2 seferdir ama bu sefer detaya giremeyeceğim malesef, hayır zaten bir tişört vakamız var, bunları da anlatırsam damgalarlar valla :) Zaten anlatacak bir şey de yok, hepimiz anladık konuyu değil mi? :P
Kalkıp şimdi kimse bana "ne var ki bunda? biraz batılılaş ya da modern ol" tarzı yorumlarda bulmaz heralde değil mi? Sevdiğin insanla ya da tanışıp iyi vakit geçirmek istediğin bir insanla dans etmek elbette ki çok güzel ama işin b*kunu çıkarmanın da alemi yok ki. Ben anlamam kardeşim, bana ters, bize ters, akla mantığa doğru olduğuna inandığım her şeye ters. Bu kadar laf ettik, tutup biz de alet olurmuşuz böyle bir şeye, hayır İsveç kızları hakkaten çok güzel, yani yiğidin hakkını yememek lazım :p (Şaka tabi ki, sözlerimin her daim arkasındayım)

Bu arada geldiğim gün tanıştığım sevgililer haklıymış. Bu İsveçli`ler çok utangaçtır ama sen bir de onları içince gör demişlerdi. Bir gün yolunuz düşerse (ki inş ben burdayken olur o :D ) sakın sokakta gayet sakin bir tavırla dolaşmalarına aldanmayın, içince oldukça hareketli bir yapıya bürünüyorlar.

Disko kültürüm pek yoktur, pek gitmişliğim olmadığından olsa gerek, o bakımdan bir şey soracağım: Bir insan diskoda üzerine plastik bir tabak asıp içine ismini ve birkaç şeyi daha yazmaya neden gereksinim duyar ki? Enteresan geldi paylaşmak istedim. Ayrıca sanırım bu elemanlar öğrenci birliğindendiler( tabaklar belki bunu anlatmak içindi), çoğunun üzerinde komik sarı bir tulum vardı ve dans etmeyenleri gaza getirmekle uğraştılar tüm gece.


2ye doğru çalan romantik 1-2 parça gecenin sonunun geldiğinin habercisi gibiydi. Bu şarkıların da bitmesi ile ilk partimiz sonra ermiş oldu.

Dönüş yolu ise o anki en büyük kaygımdı, beni getiren elemanlar ortada yoktu ve bisikletim de yoktu. Tam tabanvay olaraktan takilmaya başlamışken beni karşılayan Yunan arkadaşın Almanya`dan buraya bisiklet ile ziyarete gelen arkadaşlarından biri imdadıma yetişti. Yasak olmasına rağmen beni selesine aldı ve bu sayede yürümekten de yırtmış oldum. Ama eleman kaldırımın birinden bir indi ki sormayın, kuyruk sokumum hala acıyor.

Son olarak bir şey geldi aklıma. Türkiyeli olduğumu söylemeden önce neredeyse istisnasız herkes İspanyalı olduğumu düşünüyormuş, bunu da İspanyol bir kızın bile beni vatandaşı sanması sonrası öğrendim. Dershanede beni Fransız sanan arkadaştan sonra bu da ikinci vaka oluyor sanırım. "Türküz biz kardeşim, benzemeyiz kimselere hulennn" diyerekten bu uzun girdinin bir son bulması için "publish post" tuşuna basıyorum.

26 Ağustos 2006

Erasmus ile İsveç Maceram - Yolculuk+Başlangıç

1 ay gibi uzunca bir aradan sonra sonunda bir girdi yapıyorum. Konu tabi ki malum: İsveç. Konu da İsveç bu kadar uzun bir süre yazmamanın nedeni de İsveç, öyle enteresan bir durum işte.

Aylar önce ilk soru ile karşılaştı bünyem: Gitsem mi, gitmesem mi? Sonra " dur bir şansımızı deneyelim" e dönüştü olay. İlk başlarda okulumuzun sadece Almanya`dan bir üniversite ile anlaşmış olduğunu görmemin de etkisiyle sorular "Bu kadarcık Almanca ile yapabilir miyim?" şekline büründü. Almanca hocasıyla konuşuldu, bu işin olmayacağı anlaşıldı derken tam yabancı dil yeterlilik sınavı formlarının teslim edileceği son gün İsveç`te İngilizce eğitim veren bir üniversite olduğu duyumu geldi ve hooop bütün planlar değişip her şey İsveç`e doğru yönlendi. Tabi bu sayede tüm vazgeçilen erasmus düşünceleri tekrar su yüzeyine çıkmış oldu. İngilizce sınavına girdik, sonra mülakat derken üniversite ile
yazışmalara kadar ilerledi işler. Ama benim aklımda hala aynı soru vardı: Gitsem mi, kalsam mı?

Daha sonra epey uğraştırdılar bizi, bir sürü belge doldur, ona buna imzalat, diğer üniversite ile yazış... Bir sürü ıvır zıvır. Ama en sonunda beklenen şey; üniversiteden kabul yazım geldi. Tabi benim aklımda yine tek bir soru vardı: Gitsem mi, kalsam mı?

Peki niye bu soru sürekli kafama takılıyordu, sonuçta her istediğinde eline geçmeyen bir fırsattı ve kazanımları büyüktü. Yabancı dilini geliştirmek, farklı bir kültürü tanımak, yeni yeni arkadaşlar edinmek, her daim sahip olduğum macera isteğimi doyurmak adına bulunmaz bir fırsattı. Ama KTU gibi bana 3 yıl kaybettiren bir boşluk vardı hayatımda ve Marmara Üniversitesi`ni kazandığımdan beri daha doğrusu İstanbul`a geldiğimden beri bu açığı kapatmak için uğraştım hep. Boş oturmamaya, birileri "hadi şunu yapıyoruz" dediğinde geri çevirmemeye, sürekli bir seylerle uğraşmaya çalıştım. Tam hayatımda birçok şeyi düzene oturtmuşken şimdi her şeyi bırakıp 5 ay gibi bir süre için de olsa yabancı bir yere gitmek bana hep zor geldi.

Sonuç olarak her şeye rağmen biletimi aldım ve 18.08.06 tarihinde erasmus macerama resmen başladım.

2 büyük bavul, spor çanta ve sırt çantasından oluşan devasa bagajımla birlikte ilk durak Sabiha Gökçen Havaalanına doğru yönlendik. Pegasus görevlilerinden biletimi alırken valizlerin tamıtamına 50kg gelmesiyle ufak bir şok yaşadım, malum yurtdışı için izin verilen azami ağırlık 20kg, bunu aştığınız anda kg başına 2YTL gibi bir ücret ödüyorsunuz. Biletimi aldıktan sonra başladı anlamsız bakışmalar ve suskunlukla dolu bekleme süreci. Ve sonunda beklenen anons geldi;PGT bilmem kaç sefer sayılı hede hodo ... Son ana kadar gayet sakin duran annem en son kontrolde gözyaşlarını tutamadı, bu sahneyi en son 3 yıl önce Ktü`ye son gidişimde yaşamıştım. Ancak bu sefer çok daha iyi bir amaçla ve çok daha güzel bir yere gittiğim için sanırım anneciğimin üzüntüsü çok uzun sürmemiştir.

Son kontrolden de geçip uçağa yönlendiğimde sanki hala olayın farkında değildim, taa ki uçak havalanıncaya ve tek başıma kaldığımı iyice idrak edene kadar. Bu arada uçuşum direk İsveç uçuşu değildi malesef ki, Antalya`ya gidiyordum o bakımdan.

Antalya`ya gece 9 itibarıyla iniyorum. Uçaktan çıkar çıkmaz şimdilerde hasret olduğum, nereye geldiğini sana direk söyleyen bir sıcak hava dalgası ve nem ile karşılaşıyorum. O kadar çok valizle yorucu uğraşlar sonucu iç hatlardan dış hatlara geçiyorum ve 9 saat nasıl geçer bu havaalanında diye düşünmeye başlıyorum. Sırt çantamda dizüstü makinem olduğu için bir kitap bile alamamanın üzüntüsü eşliğinde oturacak bir yer daha doğrusu kablosuz internetin olduğu bir yer arıyorum. Bu amaç doğrultusunda bir prize yakın bir şekilde bir kafeye oturuyorum. Tabi çabalar boşuna, hiçbir bağlantı yok etrafta. Tam "nasıl vakit geçecek şimdi" derken telefonum çalıyor bir kez, bir debakıyorum ki Chicik, aynı anda içimi büyük bir sevinç ve üzüntü kaplıyor. Sevincin nedeni malum, üzüntü de kontürümün olmadığını hatırlamamla alevleniyor. Tabi hemen ardından kredi kartıyla çalışan ankesörlü telefonlar aklıma geliyor ve direk aramaya başlıyorum. Neredeyse 10`a yakın makineden sonuç alamam gider ayak büyük bir hüzüne sevkediyor beni. Bu işten ümidimi kesip tekrar kabosuz bağlantı armaa çalışmalarına dönüyorum tabi bu sefer danışmayı kullanıyorum. Bana pasaport kontrolü geçtikten sonra duty free mağazaların olduğu yerde kablosuz baglantı olduğunu söylemesiyle direk pasaport kontrole gidiyorum ama gitmemin manasız olduğunu bilerek. Çünkü biletimi alabileceğim yerin 04.30da açılacağını biliyorum. Ama iyi ki de gitmişim, harika polisler ile tanıştım, tabi bu başka bir yazının konusu olacak. Bu arada internete kavuşamadım onu da belirtmiş olayım.

Sonunda sabah saat 7`yi vurduğunda İsveç-Malmö`ye doğru 4 saatlik yolculuğum başlıyor. Uçağa adım atmamla birlikte başlıyor sarışın akını, kadınlı erkekli ne kadar sarışın ve beyaz tenli insan bunlar yav. Ve artık hosteslerin konuşmaları hariç Türkçe tamamen kesiliyor. Gerçi uçaktaki tek Türk de olsam anonslar önce Türkçe sonra İngilizce yapılıyor :)

Yolculuk biraz sıkıntılı geçiyor, sağ olsunlar bana en ön koltuktan yer vermişler ancak uçakta sanki fazladan birkaç koltuk vardı. Oturduğum yer uçağa girdikten hemen sonraki ilk koltuktu ve malesef tuvalete gitmek isteyen yolcuların sürekli geçtiği koridor tarafında oturuyordum. Ne kadar çok tuvalete gittiler anlatamam, 5 dk uyuyamamışımdır ki gece boyu sadece 25 dk uyumuştum alanda. Bir de daha gelmeden iğrenç bir huylarını fark etmiş oldum, adamlar uçakta yalın ayak dolaşıp tuvalete de bu şekilde gidiyorlardı, hem de neredeyse istisnasız.

4 saatin ardından işte İsveç`teyim. Antalya`daki güneşli ve sıcak havadan eser yok, hava gayet serin ve yağmurlu, bense üstümde tişörtümleyim hala. Pasaport kontrolunde herkes akarak geçiyor tabi bana gelince sıra amca 3 dkye yakın inceliyor inceliyor inceliyor. Sonra da uzun bir valiz bekleme süreci başlıyor ki sormayın gitsin, bu kadar uzun beklememiştim hayatımda. Aksi gibi montum valizlerden birinde ve ufak ufak donmaya başladım. Artık hiç Türkçe yok herkesin her şeyin yabancı olduğu bir yerdeyim.

Valizlerimi zorla sığdırdığım araçla alanda dolanmaya başlıyorum. Otobüs tren kullanacağım için yanımdaki 1000 İsveç Kronunu bozdurduktan sonra tren istasyonuna giden otobüslerin nereden kalktığını öğrenmek için danışmaya gidiyorum ancak danışmadaki elemanin otobusun kalkmasına 4 saat olmasını söylemesi gelir gelmez ilk darbeyi vuruyor. Ancak şansım yaver gidiyor ve çok iyi genç bir çifte denk geliyorum. Kız klasik İsveçli, erkek arkadaşı ise Şili`den. Çok iyi insanlar, aynı istasyona gittiğimiz için birlikte taksi tutup muhabbet ede ede Malmö tren istasyona varıyoruz. Son durağım olan Kristianstad`a gitmek için gerekli bileti de almama yardımcı oluyorlar ve telefon numaralarını bırakıp trenlerine biniyorlar veda ederekten. Bu arada burda nüfus azlığından mıdır nedir tren biletlerini bile makineden aliyorsun. Ayrica hem trenlerin hem otobuslerin kalkış saatleri havaalanlarında olduğu gibi bir ekrandan takip ediliyor. 1.5 saatlik bir beklemenin ardından trenim geliyor, gayet modern ve güzel bir tren, valizlerimi zar zor atıyorum ve tam yazdıkları saatte 14.28`de yola çıkıyor. 1 saat 13 dklık yolculuğun ardından Kristianstad`a varıyorum. İner inmez şirin mi şirin bir bayan(aynı bizim Özge, bir ara fotoğrafını cekip yukleyecegim ) gelip "sen Mike mısın?" demesiyle benim gözümde bütün şirinliğini kaybediyor ancak kendime geldiğimde yanına gidip üniversiteden gelip gelmediğini soruyorum ve "evet ama erken gelmişin" demesiyle çok seviniyorum. Eşyaları bagaja atıyoruz ve yurda yönleniyoruz.

Yurtta beni insan azmani Yunanlı arkadaş Oddysea karşılıyor. Yurdun her yerini -bisiklet odası, mutfaklar, ortak banyolar, giris çıkış kapıları, posta kutuları, telefon, çamaşırhane- gezdirdikten sonra odama getiriyor ve ayrılıyor. İşte sonunda odamdayım.

Buraya kadar zaten oldukça uzun ve sıkıcı bir yazı oldu ancak bunu ilerde okuyup her anı hatırlamak için yaptım biraz da. Daha renkli ve bilgilendirici yazılarda görüşmek dileğiyle erasmus maceramın ilk bölümüne noktayı koyuyorum.

NOT: Daha sonraki yazılarımda fotoğraflar eşliğinde yazacağım ancak İeveç`te çektiğim fotograflara şimdiden bakmak isterseniz flickra bakabilirsiniz.